İnsanlık Onuru Nerede?

Dün akşam saatlerinde Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski ve Gülyazı köyü yakınlarında, Türk savaş uçakları tarafından 35 köylü feci şekilde yanarak can verdi. Kuzey Irak’tan kaçak mazot ve gıda getiren yaşları 18-20 arasında değişen 50 kişi, sınırı geçtikten sonra saldırının başladığı bildiriliyor. BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Twitter’dan yaptığı açıklamada, Uludere’ye doğru gitmekte olduklarını belirterek, “İl başkanımız şu anda katliamın yaşandığı köyde. 28 cenaze köyde, 3′ü Malatya’da 17 kişi de kayıp” açıklamasını yaptı.

Bugün öğle saatlerinde Genelkurmay’dan katliama ilişkin yapılan açıklamada, bölgenin PKK tarafından yoğun olarak kullanıldığı iddia edilerek, bu yüzden tespit edilen “hareketlilik” üzerine bombardımanın başladığı belirtildi. Ordunun açıklamasında ölenlerin sivil olup olmadıklarına değinilmediği dikkati çekti.

Kendi topraklarında insan onuruna yakışır bir muamele göremeyen, devlet tarafından sürekli mağdur edilen; geçmişte hak ve özgürlükleri elinden alınan ve günümüzde de büyük bir kısım yasakları devam eden Kürt halkı, şimdi de alenen yapılan bir katliamla karşı karşıyadır. İnsanların hayatlarının bile tehlikede olduğu bir ortamda, sorunların siyasi platformda çözülmesi imkânsızlaştırılmaktadır. “Asimilasyon bitti.” Diyen devlet acaba sivil katliamlarla asimile edecek kimsenin kalmamasına mı atıfta bulunuyordu. Bu sivil katliamlara zemin hazırlayan ve kendince “meşrulaştırmaya” çalışan devlet bunun hesabını vermelidir. Şırnak’ta insanlık onuru katledilmiştir. Başta Hükümet, olmak üzere son günlerde provoke edici açıklamalarıyla gündeme gelen İç İşleri Bakanı İdris Naim Şahin, Savunma Bakanlığı ve TSK bunun hesabını vermelidir. Derhal katliamla ilgili olarak soruşturma başlatılmalı ve sorumlular yargılanmalıdır.

Özdil’in Nesli Ve Bir Hobi Olarak Linç

Linç, bir kavram olarak sorgusuz ve yargısız cezalandırmayı karşılar. Bunun dışında ise onu iyi tanımlamamız gerek. 18. yüzyılda Amerika’dan ithal ettiğimiz bu kavram bugün Türkiye’de toplumun tüm kurumları tarafından besleniyor. Kanunsuzluğun, gayri medeniliğin, vahşetin önemli göstergesi olan linç, gündelik yaşam pratiklerimizde de bir numaralı hobimiz.

Üstelik dünyanın aksine sınıfsal bir tabanı yok ve tam olarak kültürel bir tezahür denemez. Öyle ki ülkemizde aynı düşünceyi savunan üç kişi -hatta aynı düşünceyi savunmak da gerekmez, başka bir düşünceye ortak karşıtlık yeterli- bir araya geldiğinde koca bir kitleyi lince sürükleyebiliyor.

Linç ve Türk medyası arasındaki güçlü bağ ise uzun yıllara dayanıyor. Halk linci ve linç edileni seyretmekten, linç edeni de okumaktan ve alkış tutmaktan öyle zevk alıyor ki köşe yazarları ve haberciler bu birken binlercesinin ilgisini kazandıran karlı sistemi uygulamaktan bir an olsun geri durmuyorlar. Birbirleriyle yarışıyorlar, atışıyorlar hatta linç mağduru kurban üzerinden fikri paslaşmalara başvuruyorlar. Velhasıl normal bir zamanda birbirlerini yandaş-candaş diye niteleyen medya tüm taraf ve unsurlarıyla perçinleşiyor, adeta ‘tek yürek’ oluyor. Sonrası malum: 6–7 Eylül olayları, Maraş, Sivas, Trabzon ve yüzlercesi.

Bugün, tam da Hrant Dink’in ‘çocuk’ katilinin 13 yıl yatıp çıkacağını öğrendiğimiz günlerin hemen ertesinde, bir köşe yazısı yayımlandı ülkemizde. Ogün Samast’a o gün “abisinin sözüyle hareket eden bir çocuk” diyenlerden de büyüktü nefreti, tahammülsüzlüğü bu yazının. Yılmaz Özdil yıllar önce nasıl olduysa açık kalan ve her gün biraz daha irin toplayan yarasından olsa gerek öyle insani bir kriz içerisindeki tüm nefretini ucuz kalem oyunlarıyla sundu bize.

Neler dedi Yılmaz Özdil?

Sarkisyan’ın nesliyle başladı. Hrant Dink için sokaklara dökülen binlerce insana dil uzattı bilmeden ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganının hikâyesini. Marmara depreminin ardından Yunan gazetesinin ‘Hepimiz Türküz’ başlığını attığını bilmeden konuştu. Acılar insanları aynı yapar. Her ölü aynıdır çünkü. Irkı değiştirmez bir cesedin duruşunu, kokusunu, acısını. Bilmiyor. Farkındayız.

Ermeni soykırımına geldi söz, kaçınılmaz olarak. 1915’te o kadar insan tuzla buz oldu, kendi ülkesinden kendi isteğiyle gitti, kendi kendilerini yok ettiler hangi hikâyeye inanıyorsanız işte tamam, ama her haliyle buralı, bizden birinin, Hrant’ın, kalleşçe katliyle Türk konsoloslarının öldürülmesini nasıl birbirine bağlar insan. Neyin karşılığı bu? Hrant kimin kanının karşılığıydı?

Liberallere de değinmiş kendisi. Bizi Ermeni soykırımını tanımakla ‘suçlamış.’ Yanlış bir şey söylememiş aslında. Biz bu acıyı tanıyoruz. Vicdanlardan beslenen samimiyetimizle atalarımız adına özür diledik, diliyoruz.

Yılmaz Özdil linç kültürünün yegâne ferdi olarak bu yazıya konu olsa da asıl mesele şudur ki ülkemizde demokratik tepki veremeyen lince sarılıyor. Linç eden daima haksız. Bir nefret suçu olmak dışında meseleye sosyolojik olarak bakıldığı zaman da bu haksızlığı, bu ‘bükemediğim eli kırarım’ tavrını görmemiz mümkün. Türkiye’de Kürtler, Ermeniler; Avrupa’da Müslümanlar; Arap yarımadasında ateistler, evlilik dışı ilişkiler; İran’da başı açık bir kadın ve Fransa’da başörtülü bir kadın… Yer ve zaman unsuru konuları ve kişileri değiştirse de vahşetin o toz duman manzarası aynı.

Özdil yeni nesle seslenmiş son olarak. Hedef göstermemiş. Ahmet, Şivan, Markar dememiş belki ama bugün demokrasi ve insan hakları için çaba sarf eden tüm aydınları hedef göstermiş. Yarın biri arkasından vurulduğunda methiyeler düzmenin, her yıl ‘’1 yıl oldu, 2 yıl oldu, ne oldu’’ diye yazılar yazmanın bir anlamı olmayacak. Bunun mesulünün Yılmaz Özdil ve aynı şirazede yazarların, habercilerin olduğu bilinmeyecek. Ama biz biliyoruz ve çocuktan katil yaratanları tanıyoruz!

Hacer Efnan Vural

Kürtler Ve Toplu Zihin Reformu

Devletin Kürtlere karşı tutumunu anlamak için, Cumhuriyet ve öncesindeki politikalara bakarsak, devletin etnik unsurlara karşı olan genel anlayışı konusunda fikir sahibi olabiliriz.

Devlet, ‘Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin desteğini alabilmek için özerklik sözü vermekten çekinmedi. Fakat cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, kurulan devletin meşruiyeti için anlaşmaya dahi ihtiyaç duymadığı Kürtleri, en azından ülke içindekileri, her fırsatta bastırmayı başarmıştır.

Daha kuruluş yıllarında İnönü bu sorunun böyle gitmeyeceğini, buna çözüm bulunması gerektiğini dile getirmiştir. Kullandığım ‘çözüm’ kelimesine bakarak iyi düşünmeyin, o zamanlarda bu konuda uygulanan politikalar, düşünülen çözümlerin hiç de iç açıcı olmadığını gösteriyor.

Son birkaç yıldır uygulanan politikaları bir kenara bırakırsak, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt sorununa yönelik hazırlanan raporlarda; zorunlu göç, bastırma, imha, asimilasyon, yıldırma gibi terimler olmazsa olmazdı.

Bu amaçla Şark Islahat Planı gibi pek çok plan hazırlanmıştır. ‘Devlet adamları’ndan kimi, Kürt nüfusun Türk nüfus içine %5’lik dağılımının sorunu çözeceğini düşünmüş, kimi sürgüne göndermeyi çare görmüş, kimi ıslah edici olarak isyanlar için af reçetesi yazmıştı.(1) Hatta kimi devlet adamları ıslahın mümkün olmadığını düşünerek fikirlerini şu sözlerle anlatıyordu:

“Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıban başıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır.’’*

Mesela, 1925’te isyanları önlemek için idam edilen Şeyh Said’in hak temelli isyanının meşruiyet kazanmasının önlenmesi için; içeride ‘İngiliz destekli’, dışarıda ‘dinci’ bir ayaklanma olarak yansıtılmasında niyet çok açıktır ve ne yazık ki çocuklarımız hala milli eğitim okullarında bu yanlış bilgileri öğrenmekteler.(2) 1930’lu yıllara doğru bağımsızlığını ilan eden Ağrı Cumhuriyeti’ni, yüce(!) devletin yok edişi bir gazete tarafından şöyle duyurulmuştur:

“Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur”*(3)

Devlet 1938’de, Dersim’i deyiş yerindeyse tatbikat alanı olarak kullanmıştır. Binlerce insan mağaralara doldurulup öldürülmüştür. Bu olayın üzerinden uzun süre geçmeden ‘’49′lar Davası’’ olarak anılan bir olay yaşanır ki hayret vericidir. Devletin yasal olarak vatandaşı olan insanlara değil de, ırkdaş olarak gördüğü, vatandaşı olmayan insanlara, vatandaş muamelesi yapması ne ile açıklanabilir? 1959’da Kerkük’te yaşayan bir grup Türkmen’in Irak Ordusu tarafından öldürülmesine, Türkiye Hükümetinin vermek istediği tepki akıllara ziyandır; önce öldürülen Türkmen adedince Türkiyeli Kürt öldürülmeli diye düşünülmüş, daha sonra bunun çok tepki çekeceği düşünülünce, 49 Kürt aydın için idam talebiyle dava açılmış ve bu aydınlar Mamak Cezaevine konulmuştur.(4) Bu olaydan da anlaşılacağı üzere, Kürtler bu süreçte sadece kendi durumlarından değil aynı zamanda Iraklı, İranlı ve Suriyeli Kürtlerin de durumlarından dolayı pek çok kez sanık olmuştur.

1960 Darbesi sonrasında Kürtçe yer isimleri Türkçeleştirilmiş, bununla kalmayıp Kürt büyükleri Sivas kampına gönderilmiş ve büyük aileler de tek tek batıya yerleştirilmiştir.

İki darbe arası Kürt gruplar küçük küçük örgütlendiler. Bu gruplar arasında belki de çoğu kişinin Kürt Sorunuyla bütünleştirdiği PKK da vardı. 1980 darbesi ile Metris Cezaevinde, bu yirmi yıllık süreçte çeşitli örgütlere katılan kişiler çoğunluktaydı.

1984’te PKK’nın ilk eylemi sonucu; vatandaşın silahlandırılması demek olan köy korucu sistemi ortaya çıkmış, köyler yakılmış, zorunlu göçler olmuş, Jitem gibi örgütler kurulmuş vs.

1991 yılında SHP’den aday olan HEP’li milletvekilleri mecliste yaşanan Kürtçe yemin krizi sonrası, mahkemece haklarında ağır hapis cezasına hükmolunarak ilk defa Kürt halkını temsil etmek için girdikleri meclisten çıkarılmışlardır. Birileri silahlanan Kürtleri düz ovada siyasete davet ederken bir yandan da Kürtlerin kurduğu 5 parti kapatılıyor, siyasiler meclisten yaka paça çıkartılıyor, belediye başkanları tutuklanıyordu.

1990’lı yılların başında Kürt Sorununun çözümünde barıştan yana olan başbakan, bakan, gazeteci, paşa, rütbesi fark etmeden herkes bir şekilde saf dışı edilmiştir. Mesela o dönemde hayatlarını kaybeden Turgut Özal, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis gibi devlet adamlarının ölümlerindeki şüpheler yeni yeni dillendiriliyor. O dönemdeki gazetecilerden Uğur Mumcu ise açık bir suikastla öldürülmüştür. Bu kadar göz önünde olan insanları dahi öldürmekten çekinmeyenlerin, şiddetin meşrulaştırıldığı sıkıyönetim bölgelerinde sıradan vatandaşa neler yaptığını hayal bile etmek zor.

Neyse ki günümüzde az da olsa ümitlenmemizi sağlayacak gelişmeler yaşanmaya başladı. Mesela inkar politikasından vazgeçilmesi, hak tartışmalarının başlaması, bazı üniversitelerde Kürt Dili ile üzerine enstitü açılması vs. az da olsa iyileşmenin göstergesidir. Fakat hala da bu konuda yazan ve konuşan insanlar, faşizan yasalarla, o yasaları kişi özgürlüklerinin aleyhine yorumlayan devlet görevlileriyle karşılaşmak durumunda.

Sonuç olarak Devlet tarafından Kürtleri düşman gösteren sistem, kendi kurguladıkları düşmanla savaşmak için yıllarca, yüz milyar dolarlarını (ki bunlar halktan toplanan vergiler) harcamış ve on binlerce insanını ölmeye mahkum etmiştir.

Bu yaratılmış korkular ve kurgusal düşmanlık Kürtleri de yüz yıllardır maddi manevi hasarlara uğratmıştır. Ama bu sistemin bize bıraktığı en büyük kötülük bunlar değildir, bunları devam ettirecek ve haklı bulacak bir zihniyettir.

Tüm bu sanal korkular ve zihinlerimizde oluşturulan, bizim gibi olmayanın düşman olduğu düşüncesi sebebiyle, özellikle son 30 yılda Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde insanlar sıkıyönetim rejimlerinde yaşamaya mahkum edilmiş, bu bölgede yaşamayan insanlar ise orada sadece eşit vatandaş statüsünde yaşamak isteyen insanların ne söylediklerini bile duymadan korkmaya devam etmişlerdir. Bu öyle bir korku ki çocukları askerde ölen ebeveynler sebebini dahi sorgulamadan ‘vatan sağ olsun’ diyebildiler. Yani çocuklarının ölmesini göze alacak kadar, Kürtlerin haklarını kabul etmekten korktular. Sadece haklarını değil onların varoluş hallerini bile tehdit olarak gördüler.

Kendi cebinden çıkan askerin bütçesini, neredeyse her hafta öldürülen gazetecilerinin, çocuklarının katillerini sorgulamayan insanları bu kadar duyarsız hale getiren de korku ve düşmanlıkla doldurulmuş zihinleri olsa gerek. Çünkü korku ve nefret sağlıklı düşünmeyi engeller, biz de toplum olarak sağlıklı düşünemez hale getirildik. Bir gün yaşadıklarımıza “neden?” diye sorabilirsek o zaman normalleşmeye başlıyoruz demektir.

Şimdi kendimize bir kere daha soralım: Kürtleri yıllardır neden düşman gördük?
Evet, Kürtler düşman değil.
İçimizde düşman yok.

* Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları

** 16 Temmuz 1930, Cumhuriyet Gazetesi

Kaynakça:

1. Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği, İletişim Yayınları

2. Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı Yayınları

3. Naci Kutlay, Cumhuriyet ve Kürtler, Toplumsal Tarih Dergisi

4. Ayşe Hür, ‘‘Kımıl’ Olayından 49’lar Davası’na’, Taraf Gazetesi

Ermeniler Düşman Değiller!

“Yüz binlercesinin öldürüldüğü, 6-7 Eylül Olaylarında canlarının ve mallarının gasp edildiği, kiliselerinin, okullarının, hastanelerinin yakılıp yıkıldığı, kendi ülkelerinden sürülen Ermeniler düşman değiller!” 

Türkiye’de bugün yaşayan Ermeni nüfusu 70 bin civarında. Yani Türkiye nüfusunun binde 1’i. 1915 olaylarından önce ise bu topraklarda yaklaşık 1.5 milyon civarında Ermeni’nin yaşadığı biliniyor. Yani bu topraklardaki Ermeni Nüfusu 90 yılda 100 kat azalmış. Bu keskin azalış ise kaynaklara göre 1915-1923 yılları arasına tekabül ediyor.

Cumhuriyetten önce 27 Mayıs 1915’te resmen başlayan tehcir, “Devlete ihanet ettikleri” gerekçesiyle ittihatçı zihniyetler tarafından ülkeden zorla sürülürken, resmi tarihçilere göre bile, en az 300 bin Ermeni sadece yolculuk sırasında hayatını kaybetti. Geride kalan mal ve mülkleri için devlet tarafından “geri ödenmesi” koşuluyla Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları kurulacaktı.

1914 kayıtlarına göre, Osmanlı ülkesinde Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise, 451 manastır ve 2 bin okul vardı. Tehcirden sonra Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi, merkezi ve güzel kiliseleri camiye çevirmek oldu. Gerisi ambar, depo ve tavla (at ahırı) olarak kullanıldı.

Adına ister soykırım, ister kıyım, ister sistematik katliam, ister etnik temizlik… Ne dersek diyelim, 1915 ve sonrasında yüz binlerce Anadolulu Ermeni’nin, devleti ele geçirmiş üst düzey ittihatçı zihniyetler ve onun uzantıları tarafından öldürüldüğü / ölüme gönderildiği veya öldürülmelerine göz yumulduğu / teşvik edildiği, bu operasyonlara yer yer yerel unsurların da dahil olduğu ve bu süreçte hayatta kalan yüz binlerce Ermeni’nin de yerlerini, yurtlarını, eş dostlarını ve mallarını kaybettiği ortadadır.

Bununla kalmamış Ermeni kültürüne dair ne varsa olabildiğince dışarıda bırakılmaya ve yok sayılmaya başlanmıştır. 1923’ten sonra özellikle gayrimüslimler üzerinde hızlı bir Türkleştirme Politikası devreye girmiş ve toplumsal hafıza adeta yerinden kazınmıştır. Osmanlı dönemlerinde Ermenilerin toplumsal hayatta oynadıkları roller bilinemez ve öğrenilemez bir hal almıştır. Resmi ideolojinin pompaladığı negatif Ermeni imgesini çok daha kolay içselleştirmeye eğilimli hale getirilmiştir.

İzlenen Türkleştirme Politikaları 1942 yılında ortaya atılan Varlık Vergisi’yle devam etmiştir. Varlık Vergisi sadece tüccar Ermenileri değil tüm gayrimüslim piyasayı etkilemiş, meclise taşınarak “ekonomik bağımsızlık” nidalarıyla “milli ekonomi”ye atıfta bulunmuştur. Birçok gayrimüslimi mağdur etmiştir. Tüm mal varlığını kaybedenler, borçlarını ödeme sebebiyle zorla çalıştırılmak üzere Erzurum Aşkale’deki çalışma kamplarına gönderilmişler, bir kısmı ise ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.

Atatürk’ün Selanik’teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber üzerine galeyana gelen başta ‘Kıbrıs Türktür Cemiyeti’ üyeleri olmak üzere İstanbul’daki Rum, Ermeni ve Yahudilere yönelik linç ve yağmalama kampanyaları başlatılmıştır. 7 Eylül sabahına kadar süren saldırılarda aralarında kilise ve havraların da bulunduğu 5.000′den fazla taşınmaz tahrip edilmiştir. Ve milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçılıp yağmalanmıştır. 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğramıştır.

Arkamıza bakıp yüzleşmemiz gereken bir tarihimiz ve hafızalarımızdan silinen Ermeni komşularımız, gelinlerimiz, tüccarlarımız var! Resmi tarihimiz, milliyetçilikle beraber bizi ötekileştirmeye götürmekte ve sağlıklı tarih analizlerine izin vermemekte. Bu topraklar üzerinde aynı kaderi paylaştığımız insanlar bize düşman olamaz. Çünkü komşumuz düşman değil, ancak bu aynı kaderi paylaştığımız arkadaşımız, eşimiz, dostumuz olabilir. Geçmişte yapılan ne olursa olsun bir zulüm söz konusu ise onları bırakın düşman ilan etmek; yanlarında olmalı ve bizi mağdur eden resm- milliyetçi ideolojinin karşısında durmalıyız. Birbirimizin dertleriyle kederlenmeliyiz.

Kaynakça:

Paker Murat (2007) Psiko – Politik Yüzleşmeler Birikim Yayınları s.170-183

Hür Ayşe (Taraf Gazetesi – Emeni Mallarını Kim Almış?)

Koçoğlu Yahya (2001) Azınlık Gençleri Anlatıyor İstanbul: Metis Yayınları s.25-31

6-7 Eylül Olayları (6 Eylül 2005 Tarihli Radikal Gazetesi)

Genç, G. (2008) 53.Yılında 6-7 Eylül Olayları Birikim Dergisi

Aynur Doğan’ın Yanındayız!

Dün İstanbul Caz Festivali kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda düzenlenen “Suyun Kadınları-Mujeres de Agua” adlı konserde sahne alan Aynur Doğan, Kürtçe şarkılar söylediği sırada ‘’Şehitler ölmez!’’ ve ‘’Türkçe söyle!’’ sloganları atan bir grup tarafından protesto edildi.

Biz, bu ülkede çok farklı dinlere, dillere, mezheplere, etnisitelere, fikirlere, kültürlere, cinsel kimliklere ve bütün diğer farklı aidiyet gruplarına mensup bireylerin bir arada, barış içinde yaşadığı bir toplumun hayalini kuruyor ve bu hayalimizi paylaşan insanların varlığını biliyoruz. Barışla sonuçlanacağını ümit ettiğimiz bu süreçte, barışı tehdit edenin silahlar kadar silahlara sarılmaya neden olan nefretin de olduğunu görüyor ve bu nefretin her türlü aidiyete duyulan hoşgörü ile aşılacağını düşünüyoruz.

Sandalyelerin, minderlerin, pet şişelerin sahneye fırlatıldığı, hakaretlerin, küfürlerin edildiği o gecede sahneden inmek zorunda kalan ve bugün yaptığı açıklamada “Bu nefreti ve düşmanlığı sanatın birleştirici gücü ile yenebileceğimize olan inancım, dün gecenin sonunda çoğunluğun bana verdiği destek ile yeniden yeşerdi.” diyen Aynur Doğan’ın yanındayız.

Farklılığa duyulan nefrete karşı duruşun ve barışın sembolü olan cazın, dünkü konserde dil üzerinden bir düşmanlığa sahne olmasını ve duruma sebep olan nefreti, milliyetçilikten beslenerek kendisi gibi olmayanı düşman ilan eden zihniyeti kınıyoruz.

Aleviler Düşman Değil

Alevi olduğunu açıklayan arkadaşınız, komşunuz var mı? Ya da çemberi genişletelim Alevi olduğunu rahatça söyleyen sanatçı veya iş adamına rastladınız mı? Aleviler 2008’ deki Muharrem iftarıyla ilk kez Ankara’ nın da muhatabı oldular. Bugün Aleviler kimliklerini daha fazla öne çıkarıyor ve eskisinden daha çok sorguluyorlar. Aleviliğin temel sorun çok başlı ve çok sesli olmasıdır. Yani Aleviliği “öz İslam” olarak gören de var, sadece bir kültür, hayat tarzı olarak gören de.

Tarihsel sürece birlikte göz atalım:

1610’ da Celali İsyanları sona erdi ancak 60 bin Anadolu köylüsü katledildi. Hayatta kalan Aleviler yıllarca devlete görünmeden yaşamaya çalıştı. 1826’ da Bektaşi dergahları kapatıldı, daha sonra buraya Nakşibendi şeyhleri atandı. 1919’ da Atatürk, Kurtuluş Savaşı için destek sağlamak üzere Hacıbektaş’ ı ziyaret etti. Ve tarihler 1937’ yi gösterdiğinde Dersim Olayları bugünkü Tunceli’ de yaşandı. Çıkan Kürt-Alevi isyanı uzun süre bastırılamadı. Bombardıman sonucu burada binlerce Kürt-Alevi öldürüldü. 1950’ lerde Aleviler, Demokrat Partiye oy verdi. Bugünse Alevilerin büyük bir kısmının CHP seçmeni olduğu gözlemlenmektedir. 1966’ da Aleviler, Türkiye Birlik Partisi olarak 8 milletvekili ile TBMM’ ye girdi. 1978’ de Malatya’ da, Demokrat Partili Hamit Fendoğlu, iki torunu ve gelini bombalı paketle katledildi. Yaklaşık 20 bin kişi de Malatya’ daki Alevilere saldırdı. 1978’ de Maraş’ ta ülkücüler, Alevi mahallelerine saldırdı ve orada da yaklaşık 120 Alevi (kadın ve çocuklar da dahil) katledildi. Bugün Filistin’ dekinden pek de bir farkı yok aslında bu yaşananların. Ve eğer Sünnilerin gözleri bu olayda da yaşarıyor, kıyıma karşı tepki gösteriyorsa samimidir. Aksi halde sadece kendilerine özgürlük istemiş olurlar ki başkası özgür olmadan gerçekten özgür olmak mümkün değildir. 12 Eylül 1980’ de askeri darbenin getirmiş olduğu yasa ile din dersi zorunlu hale getirildi. 1990’ da ilk Alevi bildirgesi yayımlandı ve talepler dile getirildi ve bu talepler de genel olarak ve de haklı olarak laiklikle alakalıydı. 1993’ te Sivas Katliamın’ da tam 33 Alevi yakılarak öldürüldü. Ardından Alevi örgütlenmesi hızlandı. 2002’ de “Alevi” kelimesi üzerindeki yasak kalktı. Bugün ise genel bir çevrede bakacak olursak yaşanan bu olaylar sorgulanmakta, sonuçlar çıkarılmakta. Fethullah Gülen cemaatinin önde gelen isimlerinden olan Hüseyin Gülerce de köşesinde “Hükümet Alevileri 7 yıldır oyalıyor. Ayıptır, günahtır.” diye yazarak diğer birçok kesimden insan gibi Alevilerin özgürlüklerinin yanında olmuştur.

Peki bugün gelinen noktada Alevilik bir inanç mı, bir kimlik mi, bir kültür mü, ya da hem hepsi, hem de hiçbiri mi? Aleviliği İslam’ın özü olarak gören de var, İslam’ ın bir yorumu, bir kimlik ve hayat felsefesi, Kürt dini ve hatta Şamanizm uzantısı olarak gören de var. Biz bununla ilgilenmiyoruz. Devlet de bununla ilgilenmemeli, onların taleplerine cevap vermeli, çözümler sunmalıdır.

Türkiye; fikir, inanç, yaşam tarzı ve daha birçok noktada nüfuslu bir ülkedir. Öyleyse birlikte yaşamanın kolaylıklarını aramalıyız zira bu ülkede sadece başörtülüler, sadece Kürtler, sadece Aleviler, sadece Ermeniler ve sadece Sünniler yaşamamaktadır. Zaten insanoğlunun olduğu yerde de farklılaşmak kadar doğal bir şey olamaz.

Biz “özgürlüğümüzün” değil, “özgürlüğün” peşindeyiz. Her anlamda ve her konuda. Alevi yurttaşlarımız da ülkemizde birçok kesimin yaşamış olduğu “Özgürsüzlük” ten çok çektiler. “Özgürlüğün” peşinde olan bizler şimdi Alevi yurttaşlarımız için özgürlüğün peşinden koşacağız. Alevilik sorunu, modern bir ülkenin çok sesliliğini kabul etmeyen, dayatmalara karşı durmayan bir devletin zihniyetinde yatıyor. Tek düzeliği ve tek sesliliği kabul eden bu zihniyetten kurtulmak istiyoruz.

Evet! 12 Eylül 1980 tarihinde zorunlu hale gelen din eğitimi kaldırılmalı ya da alternatif çözümler sunulmalıdır. Zira Alevilerin korktuğu, çekincesinin olduğu başka bir nokta ise “Sünnileşmek”tir. Tek bir yoruma bağlı din dersi insanları Sünnilik mezhebinin ilkelerine göre yetiştiriyor. Özgürlükler çerçevesinden bakıldığında ise bu konu abesle iştigaldir. Oysa okuldaki din kültürü dersi salt bütün dinler üzerinden geniş bir pencere açmalıdır. Yani okula giden çocuk bir dayatma ile karşılaşmamalıdır. Elbette ki; sadece İslam dini öğretilerine ve hatta onun tek bir yorumuna bağlı olan din dersi diğer dine ya da yorumuna bağlı olan kişiler için haksızlıktır. Eğer öyleyse de zorunluluğu kaldırarak seçmeli ders haline çevrilmelidir. Hem bu yöntem sadece gayrimüslim ve farklı yorumlara inanları değil agnostik ve ateistlere de özgürlüğü kapsayacaktır. Ve zaten bu okullardaki din dersi eğitimi Müslüman çocuklar için de yeterli olmadığını dile getirenler bulunmaktadır.

Alevi yurttaşlarımız; çirkin, iğrenç ithamlarla karşı karşıya kalmışlardır. 1995’ te Sunucu Güner Ümit televizyonda Kızılbaş kelimesiyle hoş olmayan benzetmeler yapınca, olaylar çıktı, Ümit’ in kariyeri ise sona erdi. Onlara bunu yaşatmaya kimin hakkı vardır? Mehmet Ali Erbil’ in mi?( Mehmet Ali Erbil’ in bugün kariyeri ne durumdadır acaba?)Yoksa bir başkasının mı? 2008’ de de bu bağlamda iyi bir adım TDK’ dan geldi: Türk Dil Kurumunda “mum söndü” kelimesinin karşılığı safsata olarak düzeltildi.

Kimlikten din hanesinin kaldırılması ya da o haneye “ Alevilik” de yazma isteklerine cevap verilmelidir. Kimlikteki bu her iki uygulamanın da ne tür bir sakıncası olabilir? Hatta teknik olarak birincisi daha mantıklıdır. İnsanları din beyan etmeye zorlamamak laikliğin de gereklerinden biridir.

Evet! “Abdal Musa Ocağı”, “taş ocağı” tabii ki olmasın. Bir Sünni vatandaş camiye nasıl gidiyorsa Alevi vatandaş da kendi mabedini, tarihini ziyaret edebilmelidir. Tercih Sünni ya da Alevi olan vatandaşa bırakılmalıdır. Devletin birisini koruyup, kollarken -hatta camileri yaptırırken -diğerlerini görmezden gelmesi laikliğe aykırıdır ve taraflıdır. Tutarsız ve de çelişkilidir. Eşitlik adına devlet Alevilerin sembolik olarak kendileriyle özdeşleştirdikleri mekânı camileri tanıdığı gibi tanımalıdır.

İnanç özgürlüğü hayat boyunca verilen savaşların büyük bir bölümünü kapsar belki de. Alevi yurttaşlarımız kendi inançlarının gereklerini özgürce yerine getirebilmelidirler. Ve esasen insanları tek tipleştirmeye çalışmak, onlara belli bir inancı aşılamaya çalışmak dünyadaki en büyük ahmaklık ve boşa çekilmiş kürektir. Zira bugüne kadar hangi toplum zorla, baskıyla, dayatmayla ve de despotizmle değişmiştir! Alevi yurttaşlarımıza karşı yapılan bu dayatmalara ve de yaftalara karşı isyan bayrağını çekiyoruz. Alevilerin sorunları hiç bu kadar konuşulmamış ve belki de hiç bu kadar yüksek sesle istekleri dile getirilmemiştir.Evet! 3H Hareketi olarak bunu “İçimizde Düşman Yok” platformunda müthiş bir huzur ve gönül rahatlığıyla yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz.

Ayşegül ÖZTÜRK

 

Kaynakça:

Türkiye Newsweek Dergisi – Sayı: 108/109 (Kasım 2010) – Semin Gümüşel Güner ve Murat Yalnız

Star Gazetesi – Prof. Dr. Mustafa Erdoğan – Zorunlu din dersi, çoğulculuk ve tarafsızlık – 25 Ekim 2010

Alevi Identity (Alevi Kimliği) – Tarih Vakfı ve Yurt Yayınları

Başörtülülerin 28 Şubat’ı Sürüyor

‘’Üniversitelere alınmayan, çalışma hakları ortadan kaldırılan başörtülüler düşman değiller!’’

Cumhuriyet tarihine baktığımızda dinin ve dindar kesimin hep tehlikeli kabul edildiğini görürüz. 3 Haziran 1925’de, Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Said isyanından sonra, hükümetin Takrir-i Sükun Kanunu’na dayanarak bütün memlekette irticayı tahrik ettiği gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını kararlaştırması buna bir örnektir. Siyasal İslam geleneğinin gelişimine baktığımızda ise; Siyasal İslam’ın 1950′lerde Demokrat Parti, 1960′larda da Adalet Partisi’nde örgütlenerek merkez sağ partiler içinde yer alan bir akım olduğunu görürüz. 1970’te Milli Nizam Partisi adıyla, bu partinin kapatılmasıyla 1972’de Milli Selamet Partisi olarak karşımıza çıkan Siyasal İslam geleneği 1995’de Refah Partisi’yle birlikte iktidara geldi. Böylece 28 Şubat süreci de başlamış oldu.

28 Şubat 1997’de yapılan tarihi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında laikliğin Türkiye’de demokrasi ve hukukun teminatı olduğu sert bir şekilde vurgulandı. Başbakan Erbakan 5 günlük bir direncin sonunda kararların altına imzasını attı. MGK kararlarını uygulama komitesi kurularak ülke genelinde ‘’irticacı!’’ avına çıkıldı.

Bu süreçte Genelkurmay’da verilen brifinglerle kitleler emir almaya hazır hale getirildi. Darbenin meşruiyeti için Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı olayları medya tarafından çok iyi kullanıldı. Psikolojik harp kavramı kapsamında sürekli dini unsurlar kullanılarak İran rejimi sanki Türkiye’ye geliyormuş gibi hassasiyeti olan insanlar korkutuldu ve hayali düşmanlar üretildi. Dindarlar irticai düşman ilan edilerek çeşitli yollarla tasfiye edilmeye çalışıldı. Namaz kılan veya başörtülü olan kamu görevlileri fişlendi. Eşleri başörtülü olduğu için işten atılan erkekler de oldu. Çünkü onlar tehlikeli kadınların yakınıydı. Bütün bunlar ‘’laik cumhuriyetin tehdit altında olması’’ ve ‘’din devleti tehlikesi’’ gerekçeleri ileri sürülerek yapıldı. Burada Türkiye’ye özgü bir laiklik anlayışını görüyoruz. Türkiye laikliği otoriterdir ve farklı inanç gruplarına karşı eşit mesafede durmak yerine bir din tanımlar ve bu resmi dini tüm topluma dayatır. 4 Mart 1924 tarihinde kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı bu anlayışın bir ürünü olduğu gibi zorunlu din dersleri de bu anlayışın tezahürüdür. Devlet bunu Türkiye’nin özel şartlarını ileri sürerek yapar. Ama biz biliyoruz ki Türkiye’nin özel şartları yok. Düşmanlar hayali. Demokrasinin evrensel kurallarıyla uygulandığı hiçbir ülkede ‘’din devleti tehlikesi’’ yoktur. Kazım Berzeg bunu ‘’iç ve dış düşmanlar despotizmin gıdasıdır’’ sözüyle ifade eder.

Şüphesiz bu süreçteki hukuk dışı uygulamaların en önde geleni başörtüsü yasağıdır. MGK kararlarının imzalanmasıyla birlikte üniversitelerde başörtüsü yasakları rektörler tarafından büyük bir kararlılıkla uygulandı. 28 Şubat’ta Sibel Eraslan’ın deyimiyle kurtarılması gereken kadın figürünün esas olduğunu görüyoruz. Bu kadın 1) kurtarılacak, 2) aydınlatılacak, 3) gerekiyorsa haddi bildirilecek. (Merve Kavakçı’nın başı örtülü olarak Meclis oturumuna katılması bir cüret olarak nitelendirilmiş, Bülent Ecevit tarafından ‘’Burası devlete meydan okunacak yer değildir! Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz’’ sözleri sarf edilmiş, Merve Kavakçı önce meclisten sonra vatandaşlıktan çıkarılmıştır.) Bu kurtarılması gereken, öncelikli hedef haline gelen İmam Hatip Lisesi öğrencileri ve başörtülü üniversite öğrencileri okullarını bırakmak zorunda kaldı. Kimi çareyi eğitimine yurt dışında devam etmekte buldu, kimi özel üniversiteleri tercih etti. Bu alternatiflerden yararlanma imkanı olmayan öğrenciler ya eğitim hayatını bitirmek ya da üniversite yönetiminin ikna odalarında boyun eğmek zorunda kaldı. Evet, psikolojik bir işkence metodu olarak ikna odaları… Üniversiteye başı örtülü olarak devam etmek isteyen gençlerin psikolog, polis ve kadın öğretim üyeleri tarafından başlarını açmaları için ikna(!) edildikleri bir işkencehane. Başörtülüler bir seçime zorlandı bu ikna odalarında: Ya okul ya başörtüsü. Rızaları olmadan psikolojik müdahalelere maruz bırakıldılar, aşağılandılar, başlarını kendi rızalarıyla mı ailelerinin baskısıyla mı örttükleri sorgulanılarak açıkça mahremiyetlerine saldırıldı. Bilim yuvası olması gereken üniversitelerde öğrencilerin kılık kıyafetlerinin sorgulandığı yetmezmiş gibi dini emrettiği için başörtüsü taktığını söyleyen öğrencilerin karşısına dinde başörtüsünün olmadığını söyleyen İlahiyat profesörleri getirilerek bir de ispat yoluna gidildi.

Alman siyaset bilimci Hannah Arendt faşizmi anlatırken öyle olduğu için suçlu bulunan insanlardan bahseder. Bu zanlı kişilerin suça dair bir eylem ya da eylemsizlikleri yoktur ama ‘’öyle oldukları için’’ suçludurlar. Başörtülüler de başörtüsü takmayı tercih ettikleri için suçlu oldular. Resmi ideolojinin belirlediği laiklik anlayışına uygun çizilen ‘’aydın bir Türk kadını’’ imajına uymadıkları için ötekileştirildiler, düşman ilan edildiler. Başörtüleri nedeniyle toplum içinde çatışma çıkacağı iddia edildi. Halbuki insanları ayıran, birbirine düşüren önyargılardır, başörtülü kadınların başörtüleri değil. Herhangi bir nedenle ‘’başını aç’’ demek ‘’başını ört’’ demek kadar saçmadır ve gayri ahlakidir.

28 Şubat, henüz  13 yaşındaki bir çocuğun başörtüsünün polisler tarafından parçalanırcasına başından alınmasına şahit olunan, başörtülü üniversite öğrencilerinin ikna adı altında aşağılandığı, tercihlerinin hiçe sayıldığı, başörtülülerin cinsel ve dinsel açıdan istismar edilebilecek zayıf kişilikli insanlar olarak tanımlandığı bir süreçtir. Belki 28 Şubat bin yıl sürmeyecek ama laikliği koruma adı altında yapılan uygulamalar bugün etkisini devam ettiriyor. Hala ilköğretimi bitirmeden Kur’an kurslarına gitmek yasak. Din ve din eğitimi üzerindeki devlet denetimi devam ediyor. Bugün hala başörtüsü yasağı tam anlamıyla kalkmış değil. Hala birçok üniversitede başörtülüler derslere alınmıyor, başlarını açmak zorunda bırakılıyor. Başörtülü olarak devlet memurluğu yapmak istediğinizde devlet ‘’hayır, sen tehlikelisin’’ diyor.

28 Şubat bin yıl sürmeyecek belki ama başörtülülerin 28 Şubat’ı devam ediyor. Bu mağduriyet devam ettikçe 28 Şubat tam anlamıyla bitmiş olmayacak. Mağduriyetin devam etmesi despotizmin, zulmün devam ettiğini gösterir. Bu zulmün bitmesi için neyi bekliyoruz? Kim ne hakla başörtüsü takmayı tercih eden kadınların başörtüsünü sorgulayabilir? Birileri istiyor diye başörtülerini açması nasıl istenebilir? Daha kaç kişinin eğitim ve çalışma hayatının bitmesini bekleyeceğiz bu zulmü bitirmek için? Başörtülüler tercihlerinden ötürü düşman olamazlar. Korkularımızı bir kenara bırakalım artık. İçimizde düşman yok!

Kaynakça:

28 Şubat / Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi (2007). Birey Yayıncılık

Demirkol Özer, G. (2005). Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları. Beyan Yayınları

Çetinkaya, T. (2006). En Uzun Şubat. Kaynak Yayınları.

Rumlar Düşman Değiller!

”Mübadeleye uğramış, Varlık Vergisi ile mal varlıkları ellerinden alınmış, 6-7 Eylül Olayları ile korkutulmuş, 1964 yılında Yunan asıllı olanları vatandaşlıktan çıkarılmış Rumlar düşman değiller!’’

 

1821 yılında Yunanistan, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını ilan etti. Fener Rum Patrikhanesi’nin ana giriş kapısı o yıldan beri kapalı.

20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı sonucu hızla toprak kaybetti. Osmanlı Devleti’ndeki tüm milletlerin beraber yaşayabileceğini savunan Osmanlıcılık fikir akımı Balkanlarda yaşayan gayrimüslim nüfusun kaybıyla zayıfladı. Müslüman unsurların Osmanlı Devleti çatısı altında yaşayabileceğini savunan Panislamizm fikir akımı ise Ortadoğu’daki Arap-Müslüman nüfusun kaybıyla değerini yitirdi. Kurtuluş Savaşı sonucu, modern Türkiye kurulurken geriye temelleneceği tek bir yapı kalmış gibi gözüküyordu: Türk milliyetçiliği. Modern Türkiye laik bir devlet olmak hedefini edinmişken, aynı zamanda da Türk milleti kimliğini din üzerine kurguladı. Basit bir hesapla Müslüman olanlar (Kürtler, Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkesler gibi) Türk olarak kabul edildi, gayrımüslimler (Yahudiler, Rumlar, Ermeniler) ise ötekiler olarak sınıflandırmada yerlerini aldı.(1)

Balkan Savaşlarında, 1. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’nda düşman tarafında yer almış olan Rumlar, din sebebiyle Türk tanımı içerisinde de yer alamayınca öteki olmanın bedelini Nüfus Mübadelesi, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve 1964 yılında vatandaşlıktan çıkarılma ile ödediler.

Lozan Barış Anlaşması (1923) sonucu İstanbul dışında yaşayan Rumlarla, Yunanistan’ın Batı Trakya dışında kalan bölgelerinde yaşayan Türklerin değiştirilmesine karar verildi. İnsanları asırlardır yaşadıkları topraklardan koparıp, ‘‘milliyetlerine göre asıl ait oldukları yere’’ ‘‘bırakmayı’’ planlayan mübadele, aslında tüm bu savaşların sebebi olarak görülen Rum azınlıktan ‘‘kurtulma’’ amacı da içerir. Ancak Rum kelimesi etimolojik olarak incelendiğinde Roma’dan, dolayıyla Anadolu’dan geldiği görülür. (2) Yunanlılık ise Yunanistan’a özgüdür. Dolayısıyla Rumlar ait oldukları Anadolu’dan, değiş tokuş usulü ile yeni ülkeleri ilan edilen Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Yunanistan’dan gelen Türkler içinse durum pek farklı değildir. Birçoğunun Türkçe dahi bilmediği gözlemlenmiştir.(3) Mübadele tarihe resmi anlaşmayla belirlenmiş zorunlu göç sonucu vahim bir insan hakları ihlali hediye etmiştir.

Varlık Vergisini (1942) ise 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile yakın ilişkiler yürüten Türkiye ekonomiyi de Türkleştirme amacıyla yürürlüğe koymuştur. Amacı savaş sırasındaki haksız kazancı vergilendirmek olarak ilan edilen vergi Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun meclis konuşmasında da dile getirdiği gibi “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” amacına hizmet eder. (4) Gayrimüslimlerden, Müslümanlara göre çok daha fazla oranda alınan bu vergi sebebiyle birçok azınlık mensubu vatandaş tüm mal varlığını kaybetmiş, yine de ödeyemeyenler ise bedel karşılığı çalışmak için Erzurum Aşkale’deki çalışma kamplarına gönderilmiştir.

6-7 Eylül 1955 Olayları ise Kıbrıs’taki Rumlarla Türklerin arasındaki gerilimin tırmandığı bir döneme işaret eder. Hürriyet ve Yeni Sabah gibi gazetelerin Rumları hedef gösteren propagandalarına Rum gazetesinin Atatürk’ü hedef gösteren propagandaları, bir de üzerine Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin halkı Kıbrıs’a karşı eylemler düzenlemeye sevk etmesi de eklemlenmiştir. (5) 6 Eylül günü İstanbul Ekspres Gazetesi Selanik’teki Atatürk’ün evine bomba atıldığını yazar. Zaten hazır bekleyen halk tarafından 6-7 Eylül günü Rumlara ait, ‘‘1004 ev, 4348 dükkan, 27 eczane ve laboratuar, 21 fabrika, 110 lokanta ve kafe, 73 kilise, 26 okul, 5 spor kulübü, 2 mezarlık tahrip edilir. Saldırılar esnasında birçok Rum kadına da tecavüz edildiği ortaya çıkmıştı. Ayrıca olaylar sırasında 3 kişi öldü ve 30 kişi de yaralandı.’’ (6) Olaylar sıkıyönetim ilanı ile kontrol altına alınabildi. Dönemin DP hükümeti suçluların komünistler olduğunu iddia etti. Ancak bir süre sonra bu iddianın asılsız olduğu anlaşıldı. Olayın münferit olduğu da iddia edilse de insanların otobüslerle o kadar kısa sürede elleri sopalı, taşlı olarak İstanbul’a gelip hedef seçebilmesi akıllarda soru işaretleri bıraktı. 1960 Askeri Müdahalesi’nden sonra ise DP hükümeti 6-7 Eylül Olaylarını organize etmekle de suçlanıp, hapis cezasına çarptırıldı. (7) O günden sonra birçok Rum İstanbul’u terk etti.

1971 yılında ise Heybeliada Ruhban Okulu tüm özel üniversitelerin kapatılması kararı gereği kapatıldı. Ancak şu anda vakıf üniversitelerinin açılmasına engel bir durum olmamasına rağmen okul açılamıyor.

Bir de Fener Rum Patrikhanesi’nin ana giriş kapısı 1921 yılından beri kapalı.

Dönemin sadrazamı Ali Paşa, Mora İsyanı’na destek vermekle suçladığı Patrik Grigoryus’un o kapının önünde asılmasına hüküm verdi. Grigoryus ise isyana destek vermek bir yana, isyana katılanların aforoz edileceğini salık veren bir bildiri yayınlamıştı. Patrik’in bedeni o kapının önünde günlerce asılı kaldı. Patrikhane yönetimi ise –bir yoruma göre- Grigoryus’un öcü alınana kadar o kapıyı kapalı tutacak. Bu kapının adına da bu sebeple Kin Kapısı deniyor. Türkiye ise –bir başka yoruma göre- bu duruma misilleme yapmak amacıyla patrikhanenin bulunduğu sokağın adını değiştirdi: Sadrazam Ali Paşa Sokağı.

Patrik Gridoryus’un Patrik’i olduğu kilisenin kapısının önünde öldürülmesinin üzerinden, binlerce Rum geldi ve gitti bu topraklardan….

Şu an sayılarının 2000 ile 3000 arasında olduğu düşülüyor.

Henüz hepsi gitmemişken….

Sokağın adını değiştirmek için kaç dosta daha ihtiyacımız var?

Kapıyı açtırmak için kaç dost daha gerekir?

 

Kaynakça

  1. Aktar, A. (1996). Cumhuriyetin İlk Yıllarında Uygulanan Türkleştirme Politikaları. Toplum ve Tarih. 26 (156) , 4-18.
  2. Nişanyan, S. (2010). Çağdaş Türkçe’nin Etimolojik Sözlüğü (Elektronik Versiyon)

(3) Aktar, A. (2009) Turkification process in the early republican era. Turkish Literature and Cultural Memory. Ed. By Catharina Duft. Wiesbaden: Harrassowitz, 29-62.

(4) Akgönül, S. (2007). Türkiye Rumları Ulus-Devlet Çağından Küreselleşme Çağına Bir Azınlığın Yok Oluş Süreci. İletişim Yayınları: İstanbul

(5) Genç, G. (2008). 53. Yılında 6-7 Eylül Olayları. Birikim Dergisi (Elektronik Erişim)

(6) Akar, R. (2003) İki yıllık gecikme: 6-7 Eylül 1955. Toplumsal Tarih, s. 92.

(7) Demirer, M.A. (1995). 6 Eylül 1955 / Yassıada 6/7 Eylül Davası Dezinformatsiya Bağlam Yayınları: İstanbul

 

Tennur Katgı

Yahudiler Düşman Değil

‘‘Yüz yıllardır ayrımcılığa uğrayan ve yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan Yahudiler düşman değildir!’’

 

“II. Beyazid gemi gönderip İspanya’dan Yahudileri kurtarmadı mı, daha ne?” derler azınlık hakları tartışmalarında. Doğru, Elhamra Kararnamesi’yle 1492’de İspanya’dan kovulan Yahudilerin bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu’na kabul edilir; fakat bundan çok önceleri de, Doğu Roma İmparatorluğu altında Yevanik denilen Yunancanın bir lehçesini konuşan Romanyotlar/Gregoslar zaten burada yaşamaktadır. 1324’te Bursa’yı topraklarına katmasından sonra Osmanlı, Etz Hayyim Sinagogu’nun inşaatına izin verir; ama 1660’da Romanyotların ibadethanesi İstanbul Sinagogu’nu kapatır. 16.-17. yüzyıldan itibaren Romanyot nüfusu giderek yok olmaya başlar. Bugün, Yevanik dilini konuşan kişi sayısı İsrail’de  35 ve dünya genelinde 50 olarak tahmin ediliyor. Bunların bir kısmı hâlâ Türkiye’de yaşıyor; ancak varlıklarından haberdar değiliz. (1) Varlıklarından haberdar olduğumuz Sefaradların tarihi de Türkiye açısından pek parlak değil. Zaman zaman sistematikleşebilen antisemitizme hedef olan Türkiyeli Yahudilere karşı uygulanan ayrımcılık hâlâ sürüyor.

Erken Cumhuriyet dönemi karikatürcülüğünün çok partili dönem karikatürcülüğüyle ortak noktası nedir dense, 1920’li yıllarda Akbaba gibi mizah dergileriyle başlayan antisemitizm denebilir. (2) Ocak 1923’teki sayısında “Yahudilerle iş yapılmayacağını duymadınız mı?”, “Bu mikropların bizimle yaşamalarına mı izin verelim?” diye başlıklar atan Akbaba’ya, Edirne’nin gazetesi Paşaeli katılır ve bu, bir kesim Edirnelinin galeyana gelmesi sonucu meydanlara taşınır: “Bu ülkeden gitme sırası size de gelecek! Yahudiler defolun!” Mecliste ise durum farklı değildir. 1923 yılında, Lozan’da izlediği politikayı gizli celsede anlatırken Rıza Nur’un ifadeleri şöyle kayıtlara geçer: “Akalliyetler [azınlıklar] kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere (Peki Ermeniler? nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (Yahudiler? sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar mazarrat [arıza/sorun] çıkarmayan insanlardır. (Gürültüler) Museviler malum, nereye çekilirse oraya giderler. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derim…” 1925’te, Milliyet, Cumhuriyet, İkdam, Son Saat ve Vakit gazetelerinde “Türkiye’den 300 kadar Yahudi’nin Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin 435. yıldönümü kutlamalarına bir telgraf gönderdi” haberi çıkar; ancak bu haber hiçbir zaman doğrulanamaz. Konuyla ilgili Cumhuriyet gazetesinde şöyle bir yazı çıkar: “Bu münasebetle şunu söylemek isteriz ki bu gibilere en iyi ceza onları kollarından tutup hudud-ı milliye haricine atmaktan ibarettir. Eğer Türkiye’de mesud ve müreffeh yaşayan Yahudilerin hepsi… İspanya’ya Filistin’e yahut diğer devletlere lâ-yezâl (sonu olmayan) bir muhabbet besliyorlarsa biz de onlara şöyle deriz: Kapılar açıktır. Buyurun bâzergânlar İspanya’ya ve istediğiniz yere!” Bu yazıyla tahrik olan bir grup tarafından bir Yahudi genci öldürülür ve Kuzguncuk Sinagogu’na saldırı gerçekleşir. 1928’de yabancı okulların yanı sıra Yahudi okulları gibi gayrimüslimlere ait olan birçok okul kapatılır. 1929 yılında Defterdarlık, Yahudilere ait yetimhane, okul, hastane, vs. gibi kurumlara uygulamayı 1925 yılından başlatmak üzere ağır vergiler geli ve bu yükün altından kalkamayan Hahambaşılığına haciz uygulanır. 1932′de İzmirli her Yahudi bir taahhütname imzalamaya zorlanır. Buna göre, Türk kültürünü benimseyecek ve Türk diliyle konuşmaları gerekir. Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır ve Ankara’daki Yahudiler de aynı uygulamaya tabi tutulur. Olayların en kötüsü ve Cumhuriyet’in ilk “pogrom”u ise 1934’te yaşanır. Orhun dergisinde Nihal Atsız, şu ifadenin geçtiği bir yazı kaleme almıştır: “Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri giderek onları korkuturuz. Mâlûm ya ataların sözüne göre Yahudiyi öldürmektense korkutmak yektir.” Bu tür yazıların önüne geçebilmek için Yahudi heyeti Başbakandan yardım isteme amaçlı bir dilekçe sunar; ancak dilekçe bürokrasiye takılır. Dilekçenin verilmesinden bir ay sonra, 21 Haziran 1934′te, Trakya Olayları olarak tarihe geçen şiddet eylemleri başlar. Edirne, Tekirdağ, Kırklareli,Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki’de olayların aynı anda başlması, pek de münferit bir vaka olmadığını göstermektedir. Olaylar sırasında Yahudilere ait evler ve dükkânlar yağmalanır ve tecavüz vakaları gerçekleşir. Yaklaşık 1,5000 Yahudi bu olaylardan sonra Türkiye’yi terk eder. 1937′de Almanca yayın yapan Türkische Post ve Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gazeteleri Nazi propagandası yapmaya başlar. 1938 yılında ise “Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır” diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkar. Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Yahudi personelin işine son verilir. 1939′da Erzincan’da on binlerce kişiyi öldüren depremin ardından dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları ve giyim eşyalarını depremzedelere gönderirler. Yardım kampanyaları gazeteler tarafından alaya alınır ve kötü niyet aranır. 1941′de bir gün kapılarına beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrimüslim erkek, Zongultak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon, Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde zorla çalıştırırlar ve ancak bir yıl sonra terhis edilirler. Bundan birkaç ay sonra Nazi zulmünden kurtarıp Filisten’e götürmek için Köstence limanından 269 Romen Yahudisini alan Struma gemisi, Türkiye’nin izin vermemesi üzerine Sarayburnu açıklarında 2,5 ay takılı kalır ve 24 Şubat 1942 günü ise kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırılır. Faciadan sadece bir kişi kurtulur.

Çok partili dönemde de antisemitizm devam eder. 1947′de Urfa’da yaşayan yedi kişilik Yahudi ailesinin tüm fertleri katledilmiş olarak bulunur ve Urfalı Yahudi cemaati cinayetin sorumlusu olarak gösterilir, şehirdeki tüm Yahudi erkekler tutuklanır. Dava boyunca Urfa’da Yahudilere boykot uygulanır. Üç yıl sonra tutuklanan herkes salıverilir; ancak Urfalı Yahudiler de şehri terk eder. Bundan bir yıl sonra, 1948’de, İsrail devleti kurulur. Türkiyeli Yahudiler arasında da bu heyecanla karşılanır. Irkçı saldırılara maruz kalan Yahudiler İsrail için Türkiye’den ayrıldıkça, arkalarından “nankör Yahudiler” diye yazılmaya devam edilir. 1955’de Rumlara yönelik olarak gerçekleşen 6-7 Eylül olaylarından Yahudiler de etkilenir. Büyük bir olay 1986’da gerçekleşir: Neve Şalom Sinagogu’na bombalı ve makineli tüfekli saldırı. 22 kişi ölür; ama büyük tepki uyandırmaz, çünkü saldırıyı yapan terörist Filistinli Abu Nidal Örgütü’ne bağlıdır ve kamuoyu için Filistin, büyük destek toplayan bir davadır. 2003’te yine iki sinagog saldırganların hedefi olur ve saldırıyı düzenleyen Kuncak’ın ailesi, “Evde büyük tepki olmadı. Çünkü Yahudilere yapılmıştı. Zaten Kuran-ı Kerim’de ‘Yahudileri dost edinmeyin’ diyor. [Yahudileri] Pek sevmezdik. Pek değil, hiç sevmezdik” diye demeç verir. Bu sözler tepki görmez ve hatta televizyon röportajlarında “yoldan geçen masum vatandaşlar öldüğü için” üzüldüğünü söyleyenler vardır. Kitapları hâlâ popülerleriğini koruyan Yalçın Küçük gibi antisemitistler, Türkiye’de son dalgayı temsil ederler. Antisemitist olduklarını açıkça ifade etmezler ve ilk (dinsel) veya ikinci (ırksal) dalgalardan farklarını ima ettikleri şeyler ortaya koyarlar: Yahudiler adeta bir tür kozmik kötülüğün tecessümüdür ve dünayayı ele geçirmektedirler.

“Türkiye’deki Yahudi cemaati anlaşılabilecek sebeplerle antisemtizmden –birkaç istisna dışında— alanen şikayetçi olmamışlardır; ancak Gazze olaylarından sonra anti-siyonizm maskesiyle yükselen antisemitizmi görmezden gelmek mümkün değildir ve her bireyi tüm korkulardan uzak özgürce yaşayabildiği bir toplum için bunla mücadele vermemiz gerekir.”

 

Kaynakça

(1)

(2) Bu paragraftan itibaren, Rıfat Bali’nin çalışmalarına (Rıfat N. Bali, Bir Türkleştirme Serüveni, 1923-1945, İletişim, 2005; a.g.y., Musa’nın Evlatları, Cumhuriyet’in Yurttaşları, İletişim, 2003; a.g.y., Devlet’in Yahudileri ve “Öteki” Yahudi, İletişim, 2004) dayanarak Ayşe Hür’ün hazırlığı kronoloji takip edilmiştir. Hür,  Ayşe. “Münferit (!) antisemitizm vak’aları”. Taraf, 08 Şubat 2009.

 

Ekin Can Genç