Devletin Kürtlere karşı tutumunu anlamak için, Cumhuriyet ve öncesindeki politikalara bakarsak, devletin etnik unsurlara karşı olan genel anlayışı konusunda fikir sahibi olabiliriz.
Devlet, ‘Kurtuluş Savaşı’nda Kürtlerin desteğini alabilmek için özerklik sözü vermekten çekinmedi. Fakat cumhuriyetin kuruluşundan itibaren, kurulan devletin meşruiyeti için anlaşmaya dahi ihtiyaç duymadığı Kürtleri, en azından ülke içindekileri, her fırsatta bastırmayı başarmıştır.
Daha kuruluş yıllarında İnönü bu sorunun böyle gitmeyeceğini, buna çözüm bulunması gerektiğini dile getirmiştir. Kullandığım ‘çözüm’ kelimesine bakarak iyi düşünmeyin, o zamanlarda bu konuda uygulanan politikalar, düşünülen çözümlerin hiç de iç açıcı olmadığını gösteriyor.
Son birkaç yıldır uygulanan politikaları bir kenara bırakırsak, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt sorununa yönelik hazırlanan raporlarda; zorunlu göç, bastırma, imha, asimilasyon, yıldırma gibi terimler olmazsa olmazdı.
Bu amaçla Şark Islahat Planı gibi pek çok plan hazırlanmıştır. ‘Devlet adamları’ndan kimi, Kürt nüfusun Türk nüfus içine %5’lik dağılımının sorunu çözeceğini düşünmüş, kimi sürgüne göndermeyi çare görmüş, kimi ıslah edici olarak isyanlar için af reçetesi yazmıştı.(1) Hatta kimi devlet adamları ıslahın mümkün olmadığını düşünerek fikirlerini şu sözlerle anlatıyordu:
“Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıban başıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır.’’*
Mesela, 1925’te isyanları önlemek için idam edilen Şeyh Said’in hak temelli isyanının meşruiyet kazanmasının önlenmesi için; içeride ‘İngiliz destekli’, dışarıda ‘dinci’ bir ayaklanma olarak yansıtılmasında niyet çok açıktır ve ne yazık ki çocuklarımız hala milli eğitim okullarında bu yanlış bilgileri öğrenmekteler.(2) 1930’lu yıllara doğru bağımsızlığını ilan eden Ağrı Cumhuriyeti’ni, yüce(!) devletin yok edişi bir gazete tarafından şöyle duyurulmuştur:
“Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur”*(3)
Devlet 1938’de, Dersim’i deyiş yerindeyse tatbikat alanı olarak kullanmıştır. Binlerce insan mağaralara doldurulup öldürülmüştür. Bu olayın üzerinden uzun süre geçmeden ‘’49′lar Davası’’ olarak anılan bir olay yaşanır ki hayret vericidir. Devletin yasal olarak vatandaşı olan insanlara değil de, ırkdaş olarak gördüğü, vatandaşı olmayan insanlara, vatandaş muamelesi yapması ne ile açıklanabilir? 1959’da Kerkük’te yaşayan bir grup Türkmen’in Irak Ordusu tarafından öldürülmesine, Türkiye Hükümetinin vermek istediği tepki akıllara ziyandır; önce öldürülen Türkmen adedince Türkiyeli Kürt öldürülmeli diye düşünülmüş, daha sonra bunun çok tepki çekeceği düşünülünce, 49 Kürt aydın için idam talebiyle dava açılmış ve bu aydınlar Mamak Cezaevine konulmuştur.(4) Bu olaydan da anlaşılacağı üzere, Kürtler bu süreçte sadece kendi durumlarından değil aynı zamanda Iraklı, İranlı ve Suriyeli Kürtlerin de durumlarından dolayı pek çok kez sanık olmuştur.
1960 Darbesi sonrasında Kürtçe yer isimleri Türkçeleştirilmiş, bununla kalmayıp Kürt büyükleri Sivas kampına gönderilmiş ve büyük aileler de tek tek batıya yerleştirilmiştir.
İki darbe arası Kürt gruplar küçük küçük örgütlendiler. Bu gruplar arasında belki de çoğu kişinin Kürt Sorunuyla bütünleştirdiği PKK da vardı. 1980 darbesi ile Metris Cezaevinde, bu yirmi yıllık süreçte çeşitli örgütlere katılan kişiler çoğunluktaydı.
1984’te PKK’nın ilk eylemi sonucu; vatandaşın silahlandırılması demek olan köy korucu sistemi ortaya çıkmış, köyler yakılmış, zorunlu göçler olmuş, Jitem gibi örgütler kurulmuş vs.
1991 yılında SHP’den aday olan HEP’li milletvekilleri mecliste yaşanan Kürtçe yemin krizi sonrası, mahkemece haklarında ağır hapis cezasına hükmolunarak ilk defa Kürt halkını temsil etmek için girdikleri meclisten çıkarılmışlardır. Birileri silahlanan Kürtleri düz ovada siyasete davet ederken bir yandan da Kürtlerin kurduğu 5 parti kapatılıyor, siyasiler meclisten yaka paça çıkartılıyor, belediye başkanları tutuklanıyordu.
1990’lı yılların başında Kürt Sorununun çözümünde barıştan yana olan başbakan, bakan, gazeteci, paşa, rütbesi fark etmeden herkes bir şekilde saf dışı edilmiştir. Mesela o dönemde hayatlarını kaybeden Turgut Özal, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis gibi devlet adamlarının ölümlerindeki şüpheler yeni yeni dillendiriliyor. O dönemdeki gazetecilerden Uğur Mumcu ise açık bir suikastla öldürülmüştür. Bu kadar göz önünde olan insanları dahi öldürmekten çekinmeyenlerin, şiddetin meşrulaştırıldığı sıkıyönetim bölgelerinde sıradan vatandaşa neler yaptığını hayal bile etmek zor.
Neyse ki günümüzde az da olsa ümitlenmemizi sağlayacak gelişmeler yaşanmaya başladı. Mesela inkar politikasından vazgeçilmesi, hak tartışmalarının başlaması, bazı üniversitelerde Kürt Dili ile üzerine enstitü açılması vs. az da olsa iyileşmenin göstergesidir. Fakat hala da bu konuda yazan ve konuşan insanlar, faşizan yasalarla, o yasaları kişi özgürlüklerinin aleyhine yorumlayan devlet görevlileriyle karşılaşmak durumunda.
Sonuç olarak Devlet tarafından Kürtleri düşman gösteren sistem, kendi kurguladıkları düşmanla savaşmak için yıllarca, yüz milyar dolarlarını (ki bunlar halktan toplanan vergiler) harcamış ve on binlerce insanını ölmeye mahkum etmiştir.
Bu yaratılmış korkular ve kurgusal düşmanlık Kürtleri de yüz yıllardır maddi manevi hasarlara uğratmıştır. Ama bu sistemin bize bıraktığı en büyük kötülük bunlar değildir, bunları devam ettirecek ve haklı bulacak bir zihniyettir.
Tüm bu sanal korkular ve zihinlerimizde oluşturulan, bizim gibi olmayanın düşman olduğu düşüncesi sebebiyle, özellikle son 30 yılda Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde insanlar sıkıyönetim rejimlerinde yaşamaya mahkum edilmiş, bu bölgede yaşamayan insanlar ise orada sadece eşit vatandaş statüsünde yaşamak isteyen insanların ne söylediklerini bile duymadan korkmaya devam etmişlerdir. Bu öyle bir korku ki çocukları askerde ölen ebeveynler sebebini dahi sorgulamadan ‘vatan sağ olsun’ diyebildiler. Yani çocuklarının ölmesini göze alacak kadar, Kürtlerin haklarını kabul etmekten korktular. Sadece haklarını değil onların varoluş hallerini bile tehdit olarak gördüler.
Kendi cebinden çıkan askerin bütçesini, neredeyse her hafta öldürülen gazetecilerinin, çocuklarının katillerini sorgulamayan insanları bu kadar duyarsız hale getiren de korku ve düşmanlıkla doldurulmuş zihinleri olsa gerek. Çünkü korku ve nefret sağlıklı düşünmeyi engeller, biz de toplum olarak sağlıklı düşünemez hale getirildik. Bir gün yaşadıklarımıza “neden?” diye sorabilirsek o zaman normalleşmeye başlıyoruz demektir.
Şimdi kendimize bir kere daha soralım: Kürtleri yıllardır neden düşman gördük?
Evet, Kürtler düşman değil.
İçimizde düşman yok.
* Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları
** 16 Temmuz 1930, Cumhuriyet Gazetesi
Kaynakça:
1. Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği, İletişim Yayınları
2. Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı Yayınları
3. Naci Kutlay, Cumhuriyet ve Kürtler, Toplumsal Tarih Dergisi
4. Ayşe Hür, ‘‘Kımıl’ Olayından 49’lar Davası’na’, Taraf Gazetesi